Timuçin Esen

Önceleri oyunculuk kimliğiyle hayatımıza giren, Hırsız-Polis dizisi ve Gönül Yarası filmiyle bizdeki yerini sağlamlaştıran Timuçin Esen, aslında çok uzun yıllara dayanan bir müzik geçmişine sahip. Esen, ‘Mayhoş’ adlı albümüyle ise müzik piyasasına giriş değil, aslında bir nevi ‘dönüş’ yaptı.

Röportaj: Buket COŞKUNER / Hürriyet KAMPÜS

Timuçin Esen’in özgün vokal performansının yanı sıra söz yazarı ve besteci kimliğiyle yer aldığı Mayhoş, iki yıllık sıkı bir çalışmanın ürünü. Erdem Helvacıoğlu prodüktörlüğünde gerçekleştirilen albümün kayıtları İstanbul Babajim Studios & Mastering’de yapıldı; mastering aşaması ise U2, Nirvana, Muse, Iron Maiden gibi dünyaca ünlü grupların mastering mühendisliğini yapan Howie Weinberg prodüktörlüğünde New York Masterdisk stüdyolarında tamamlandı.

Babajim Records tarafından yayınlanan “Mayhoş” albümünde farklı soundu ve güçlü sözleriyle dikkat çekecek tam on beş şarkı bulunuyor. Albümün kapak görselinde Timuçin Esen’in fotoğraflarından yola çıkılarak hazırlanan yağlı boya portre çalışması ise ünlü heykeltraş ve ressam Selahattin Yıldırım’a ait. Albümün ilk konseri Salon IKSV’de, 25 Şubat’ta gerçekleşti. Sırada 15 Mart’taki Babylon konseri var…

Timuçin Esen’le müzik hayatından konservatuar günlerine uzanan bir sohbetteydik...



Öncelikle tebrikler albüm için. Müzik nasıl başladı? Aileden gelen bir müzik geçmişi var mı?

- Ailede müzikten başlayalım istersen. Annem, profesyonel olarak değil ama, çok iyi Türk Sanat Müziği söyler. Çok güzel sesi vardır. Ben küçükken devamlı şarkı söylüyordu evde. Bilirdi. Ben hala hayret ediyorum. Geçen gün pek bilinmeyen bir şarkıyı söyledi, çoktur ya Türk Sanat Müziği parçası. Repertuarsız, bu işi profesyonel yapmadan nasıl oluyor yani? Sadece öyle bir durum var. Ama bunun muhakkak etkisi olmuştur. Çocukluğuma dair ilk hatırladığım şeylerden biri, bizim bir tane teybimiz vardı. Yatay duranlardan. Onun bir de küçük bir mikrofonu vardı. O zaman, 70lerde, annem kasete televizyondan Türk Sanat Müziği şarkıları kaydederdi. Hatta öyle doldurulmuş kasetler vardır hala bizde. Benim de sesimi kaydetmişler. Bazı müzik kasetlerinin arasında da benim konuşmalarım var. Annem susturuyor, ‘Sus, şşş, şarkı çıktı’ diye. O zaman elime mızıka vermişler. Küçük kayıtlarım var mızıka çalarken. Şarkı söylüyormuşum. Çocukluğuma dair böyle şeyler. Devamlı şarkı söylenmesinin bir çocuğun kulağına muhakkak etkisi oluyordur. 

Mesela benim büyürken dinlediğim müzikler, sonra sonra müzik beğenimi etkilemeye başladı. O sebeple sordum. Peki bu süreçte, albümün tarzını etkileyen müzikler neler? Uzun zamandır beste yapıyorsun.

- Tabii… Sonra ben ortaokulda gitar çalmaya başladım. Orta 1’den itibaren yabancı müzik, rock, metal, heavy metal, hatta daha da serlerini dinledim. Benden yaşça büyük ağabeyler ablalar vardı çevremde. Onların da etkisiyle baya müziğe sardım. Çok farklı müzikler dinledim. Duvarları posterlerle kapladık, şarkı çıkarmaya başladık. Gitarı ilk elime aldığım andan itibaren de kendi çapımda beste yapmaya, şarkı sözleri yazmaya başladım, çok basit de olsa… Otomatikman öyle bir durumun içerisine girdim, neden bilmiyorum. Bir şeyler uydurma isteği hep vardı. 

"Biraz sefilimsi bir hayattı. yer yatakları falan..."

Sonra grup falan kurdunuz mu?

- Evet kurduk. Ama daha ciddi olarak üniversite yıllarında uğraşmaya başladım. Barlarda çaldık rock şarkılarını akustik yorumlarıyla. Ankara’da konservatuarda tiyatro bölümünde okuyordum. Sonra İstanbul’a yatay geçiş yaptım. Burada çok yakın bir çocukluk arkadaşım vardı, çok iyi bir gitarist. Ben de daha çok solist-ritm gitar tarzında gidiyordum. İstanbul’a gelmek istememde o arkadaşımın da etkisi vardı. Sonra onunla grup kurduk, çalmaya başladık. İstanbul’da, buralarda her yerde çaldık aşağı yukarı. 

Konservatuar dönemleri nasıldı? Yurtta kalma mı aile yanı mı?

- Ankara’dayken aile yanında kalıyordum. İstanbul’a yatay geçiş yapınca üç arkadaş beraber ev tuttuk. O müzisyen arkadaşım (İTÜ’de okuyordu), bir de tiyatrodan bir arkadaşımla beraber evde kaldık. Biraz sefilimsi bir hayattı. Yer yatakları falan… Fazla mobilya yok. Sağdan soldan, akrabalardan mobilya topladık yavaş yavaş… Müzik çalıp para kazanıyorduk biraz. Barlarda çok çalıyorduk bir ara. Ama o parayı da daha ziyade yine gitar almak, amfi almak için kullanıyorduk. Ama genelde dışarılarda geçen bir hayattı. Esasında okulu aksatmadım da… O da alakasız bir bölüm değildi, sevdiğim bir bölümdü. 

O günlere geri dönsen ne yapmak isterdin? Keşke şunu da deneseymişim dediğin bir şey var mı? 

- Yok, pek bir şey yok. Yani o koşullar içerisinde yapılabilecek her şeyi yaptığımı düşünüyorum. Burada Mimar Sinan’da, Ankara’da tiyatro bölümlerinde okudum, ikisi de en iyi yerlerdi o zamanlar. Müzik yapmak istiyordum, yaptım çok yakın bir arkadaşımla beraber. Dolu dolu geçti o seneler. 

Tiyatro eğitimi, müzik hep beraber gitti hayatında. Peki oyunculuk nerede duruyor şu an hayatında?

- Biraz ara verdim, müziğe geri dönebilmek için. Çünkü pek oyunculukla beraber yürüyebilecek bir şey değil. Ne kadar ciddiye aldığınıza bağlı tabi. Ama böyle yoğun olarak kendin yazıp, besteleyip, aranjesini yapıp, ürettiğin bir şeyse, bir yandan da dizi çekmek olmuyordu. Müziğe konsantre olabilmek için ara verdim. Biraz da yorulmuştum oyunculuktan. Bir de müzik ilk göz ağrımdı. Esasında müziğe ara vermiştim oyunculuk yüzünden. Şu anda da nerede duruyor? Bilmiyorum, bir yerlerde duruyor. Herhalde çıkacağı varsa çıkar bir yerlerden (gülüşmeler). 

"Orada benim pozumun, fotoğrafımın olmayacağını bliyordum baştan beri"

Peki müzikle ilgili geleceğe dair planların ne?

- Mümkün olduğu kadar fazla konser yapmak. Onu çok seviyorum. Ve devam etmek müzik yapmaya… Çok vakit geçmeden bir sonraki albümü yapmak. 

Beğenerek dinlediğin kimler var dünya ya da Türk müzik piyasasından?

- Benim hep dinlediğim şeyler vardır. Mesela caz da çok dinlerim. Cazın her çeşidini dinlerim. Gün içerisinde hep bir caz seansım olur. Onun dışında son zamanlarda, Spoon diye bir grup var, Phoenix var, onlara sardırdım. Bruce Springstein, Bob Dylan, bunları her zaman dinlerim. Dışarıdan yeni çıkan şeyleri bulmaya çalışırım. 

Albüm kapağında senin yağlı boya portren var. Nereden çıktı bu fikir?

- Düşünüyordum en baştan beri kapağın ne olacağını. Komple bir şey olarak düşündüğüm bir albüm bu, o yüzden kapak önemsiz bir şey değil. Alışılageldik kapaklardan olmasın istiyordum. Orada benim pozumun, fotoğrafımın olmayacağını biliyordum baştan beri. 

Neden?

- Çok sevmiyorum öyle şeyleri. Daha orijinal, albümün içinden çıkmış, başlı başına sanatsal değeri olan bir şeyi yapmak daha heyecan verici geldi. Esasında ilk başta fotoğraf da ya da grafik tasarım da olabilirdi, minimal, benden tamamen bağımsız şeyler. Böyle düşünürken resim aklıma geldi. Çok sevdiğim ressamdır Selahattin Yıldırım. Onun başka eserlerini kullanmayı düşündüm. Fakat sonra birisi vasıtasıyla tanıştım Selahattin Yıldırım’la. Şarkıların demolarını dinlettim, ne yapabiliriz dedim… Atölyesinde muhabbet ede ede ne yapsak ne etsek dedik, bu çıktı. O aslında çok büyük bir portre (duvarda 2 metre yüksekliği göstererek ne kadar büyük bir tablo olduğunu anlatıyor). Albümdeki kesilmiş hali. 

Senin evinde mi duruyor tablo? 

- Şu anda ‘Osman Hamdi’den Günümüze’ sergisinde. 

Ne kadar narsist bir şey olurdu o da, evde kocaman portren (gülüşmeler) 

- Evimin duvarına asarmışım di mi? 

"Hala kendi ritmimde, kendi insiyatifimle keşfetmeyi seviyorum"

Müzikle ilgilenen, bu işe tutkuyla bağlı olduğunu hisseden, ama bir yandan da mesela inşaat mühendisliği okuyan üniversite gençlerine tavsiyen ne olur?

- Bu ‘bir yandan’ yapılabilecek bir iş değil. Belki bir süre öyle götürülebilir. Yapılmaya karar verildiği anda yüzde yüz konsantrasyon isteyen bir şey. Bir kere kesinlikle disiplinli çalışmak en önemli şey. İkincisi, devamlı sanatın her alanından beslenmek gerekiyor. Çok okumak, çok sergiye gitmek, resmi bilmek sinemayı bilmek edebiyatı bilmek… Bunların hepsinden ortalamanın üstünde bilgi sahibi olmak gerek. Bence çok meraklı olmak gerekiyor. Benim en kilit şeylerimden biri odur. Ama en önemlisi çalışmak ve hayal etmek, hayalin peşinden sabrederek koşmak. Yapılan her şeyi insanın önce kendisinin eleştirip içine sindirmesi gerekiyor. 

Peki son olarak şunu merak ediyorum. Üniversite gençlerinin kendilerini popüler kültüre çok kaptırmış olduklarını görüyoruz. Bu durum hakkında ne düşünüyorsun?

- Esasında şu an çok daha avantajlı üniversitede okuyan insanlar, çünkü internet var. acayip, dünyanın her yerindeki her türlü sanatçılara ulaşmak o kadar kolay ki… ‘Bizim zamanımızda’ diye bir kelime kullanacağımı hiç tahmin etmiyordum ama diyeceğim yani, bizim zamanımızda böyle bir şey yoktu. Çünkü bir şekilde insanın yeni şeylere merakı varsa, yeni şeyleri denemekten korkmuyorsa, ulaşabilirsin. Biz de zamanında ulaşıyorduk. Kaset çektirmelere vardı, yurtdışından gelen kasetler vardı. Tabi bu insanın arkadaş çevresine de bağlı ama gençlerin kesinlikle kendilerine verilen şeylerin dışına çıkması gerekiyor. Neden çıkmaz ben anlamıyorum zaten. Yeni bir şey duymak çok heyecan verici. 

Bir yandan da yine internette o kadar çok şey paylaşılıyor, gençlere o kadar çok seçenek sunuluyor ki, bu sefer neyi deneyeceklerini şaşırıp, maymun iştahlı oluyorlar.

- Olabilir. Ben hala pek dahil olamadım paylaşım sitelerinin o hızına. Çok isteyerek belki de girmedim o işlerin içine. Hala kendi ritmimde, kendi insiyatifimle bir şeyleri keşfetmeyi seviyorum. Ama bir yolu vardır diye düşünüyorum ya…. Orada da bir seçicilik vardır. Ben gençlerin özellikle her şeye biraz daha şüpheci yaklaşmaları gerektiğini düşünüyorum. Kendilerine dayatılan her şeyi kabul etmemeliler. Kendileri yaratmalılar diye düşünüyorum. 

Yorum Yaz